Loading...
en

User blogs

Şiddetin her yerde ama özellikle de kadında şiddetin çok artış gösterdiği günleri yaşıyoruz. Aslında moda deyimle şiddet sarmalı her yeri sarmış vaziyette. Gerçekten şiddetin tüm ortamları ve çevremizi ele geçirmiş olduğu gözükmekte.


Herkes aynı soruyu soruyor. Bu şiddet nasıl önlenecek? Özellikle şiddetin düzeyinin okulundan evine dönen üniversite öğrencisi Özgecan’ın hunharca öldürülmesine kadar uzanması herkesi dehşete düşürmüş durumda. 


Olayın boyutu sadece balkondan seyrederek görüş beyan etme aşamasını çoktan geçmiş, yaşam güvenliğini tehdit eden duruma girmiş vaziyette. Akşamüstü okulundan evine dönen üniversite öğrencisi Özgecan’ın başına bu geliyorsa herkes her şeyi yaşayabilir kaygısı itiraf edilmese de herkesin beyninde dolanan ana fikir. 


Devletin konuyla ilgili birimlerinin açıklamalarını dinleyenler acaba bunlar yeterli olabilecek mi sorusunu soruyorlar. İçişleri bakanlığı, Aileden sorumlu ve sosyal politikalar bakanlığı,Milli Eğitim bakanlığı ile Başbakanlık açıklamalarını dinliyoruz. 


Bu konuda yapılması gerekenleri şiddetin önlenmesi konusunda yol almış ülkelerin yaptıklarından yola çıkarak kısa bir analiz yapalım. 


Olayı iki boyutta değerlendirmek gerekmektedir;


1- Olayı yaşayanlara hem mağdur boyutunda hem de saldırgan boyutunda neler yapılmalı ? İlk ve acil olarak bu konudaki önlemlerin ve uygulamaların değerlendirilmesi önemlidir. Ancak bunun tartışıldığı ortamlarda tüm yapılabilecekleri göz ardı edip tartışmayı bu suçu işleyenlerin idam cezası alıp almaması noktasından başlamak hem büyük bir yanlıştır hem de diğer önlemlerin konuşulmasını gölgelemektedir. Bu konuda da cinayeti başka bir cinayetle çözülemeyeceği noktasından değerlendirdiğimi ifade ederek devam edeyim. 


2- İkinci boyut ise koruyucu önlemlerin tartışılmasıdır. Bu olayın meydana gelmesini önlemeye yönelik uzun dönemli çalışmaları içeren ve sonuçların hemen gözükmediği çalışmalardır. Ama hemen bugün başlanması ve çalışmaların yaygın ve süreklilik gösterecek şekilde sürdürülmesi çok önemlidir. Farkındalıkla başlayan,bilgilenmeyle devam eden ve bilinçlenmeyle sonuçlanabilen bir süreç uzun dönemde oluşan ama başarıldığında da çok önemli sonuçlar verebilen bir boyuttur. 


Olay anından başlayarak saldırganlar için söylenmesi gereken ilk nokta caydırıcılık prensibidir. Caydırıcılık iki şekilde sağlanmaktadır. Bunlardan ilki sıfır tolerans olarak isimlendirilen ve geçmişte New York kentinin şiddetten arındırılmasını sağlayan prensibin tavizsiz uygulanmasıdır. Bu çok önemlidir. Çünkü işlenen bir suç potansiyel olarak bu suçu işlemeyi düşünen kişileri cesaretlendirebilmekte ve onların da cinsel şiddet suçu işlemesini sağlamaktadır. Bakıldığında da sansasyon yaratan cinayetlerin hemen ardından benzer suçların artış göstermesi de bunun somut göstergesidir. Kişiyi öldürdükten sonra parçalamak ve onları çöpe atmak hiç rastlanmayan bir olayken şimdi karşımıza çıkan bir boyuta dönmüştür. Bu bir tür copycat diyebileceğimiz- cinayet yöntemi taklidi -hareketidir. 


Caydırıcılığın sağlanması da iki aşamada değerlendirilmelidir. İlki kolluk gücü yani polisin bu olaylardaki tutumunun net ve buna yönelik olmasını sağlayacak eğitimi almaları sağlanmalıdır. Amerikan polisi bu konularda eğitilmiş ve kesin talimatlarla bu tip olaylarda ne yapmaları gerektiği tekrarlayan eğitimlerle öğretilmiştir. Buradaki davranış modelinin polisin dünya görüşü ya da kişisel değerlendirmesinden etkilenmeyecek bir disiplinle sağlanması çok önemlidir. Bizde ise polisin bir çok olayda aile meselesi biz karışmayalım, hadi karı-koca arasında bu tip olaylar olur yaklaşımlarıyla olayı değerlendirdikleri bireyin hakkını ve korunmasını değil kurumun korunmasını ön plana aldıkları görülmektedir. Aile bütünlüğü önemlidir ama ancak kişi güvenliği sağlandıktan sonra göz önüne alınması gerekmektedir. Bunun öğretilmesi şiddet olaylarında çok önemlidir. 


İkinci grup ise yargı çalışanlarıdır. Bu suçu işleyen bir kişi çok ağır ceza alacağını bilmeli ve bunun hiçbir şekilde indiriminin olmayacağının bilincinde olursa bu caydırıcılığı sağlayan bir boyut olacaktır.Kişisel görüşüm yargı konusunda şu çelişkinin çözümünün yapılması gerekliliğidir. Ceza kanunlarındaki maddeler gerçekten solid ve yeterince suçun karşılığını oluşturacak cezayı içeren düzeydedir. Ama uygulamada bu suçların hemen hepsinde hakimlerin ve savcıların iyi hal indirimine başvurdukları, tutukluğu kaldırdıkları gibi uygulamaları görmekteyiz. Bunun sosyolojik boyutta tartışmasını burada yapmak istemem ama polislerde olduğu gibi hakim ve savcıların da kadına yönelik şiddet olgularında değerlendirmelerini yaparken takım elbise giymiş olmayı ya da olay anında mağdurun çeşitli durumlarının hafifletici olduğu gibi yaklaşımların objektif görüşü zedelediği ve caydırıcılığı azalttığı görülmektedir. 


Bunlardan başka olay anında yapılması gerekenlerin de gözden geçirilmesi çok önemlidir. Özellikle evde şiddetin önlenmesi konusunda aşama kaydetmiş ülkelerdeki uygulamalarda kısa sürede müdahale edilebilmesi ve kadının (% 90 ları geçen oranlarda mağdur hep kadın olmaktadır.) güvenliğinin sağlanabilmesi çok önemlidir. Bunun için en etkili yöntemin etkin olabilen alo –imdat hatları ile güvenli sığınma evleri olduğu görülmektedir. Bu konuda sadece 183 alo imdat hattıyla sınırlı telefon uygulamasının ve her geçen gün sayıları azalan sığınma evlerinin durumu göz önüne alındığında sınıfta kaldığımız görülmektedir. İtalya alo-imdat hatlarıyla önemli işler başarmıştır. Sığınma evleri ise artmak yerine her geçen gün kapatılan kurumlardır. Bu çok dikkat çekicidir. Çünkü özellikle evde kocası ya da partneri tarafından şiddete maruz kalan bir kadının ilk gereksinmesi tehlike bölgesi olan evden kaçmak ve kalabileceği bir yer bulmaktır. Krizin en önemli aşaması kalacak yerdir. Sığınma evleri bu soruna cevap olabilecek girişimler olarak ön plana çıkmaktadır. Belediyelerin ve devletin bu sorumluluğunu yerine getirmemesi, kadına yönelik şiddetin arttığı ülkemizde öldürülme oranlarını da arttıran temel unsurların başında gelmektedir. Mutlaka sığınma evleri hemen açılmalı ve gizlilik, güvenlik gibi koşulları sağlanmalıdır. Elektronik kelepçe, tehlike butonlarının ancak hemen olay yerine gelen güvenlik güçleri olan yerlerde etkili bir caydırıcı unsur olduğu ama maalesef bizde bu durumun olmadığı göz ardı edilmemelidir. Bunlar ülkemiz için kurtarıcı olamayacak yöntemlerdir. 


Son olarak da yurttaş bilinci üzerinde bir şey söylemek istiyorum. Bir çok olayın çevresindeki insanlar tarafından görülmesine karşın müdahale edilmediği saptanmıştır. Eski dönemde Adana’da sokak ortasında karısına 32 bıçak darbesini 2 saat boyunca saplayan kocaya, daha dün İstanbul’da karısını evde parçalayarak çöpe atan adamı biz sesleri duyduk ama karışmadık diye medyaya demeç veren komşular örneğine kadar bir çok örnek olgu bulunmaktadır. Mutlaka ve mutlaka bu tip olaylarda hemen ihbar yapılması gerekliliğini anlatabilmek ve bu bilinci yerleştirebilmek önemlidir. Hemen müdahale edebilen alo –imdat ekipleri ve polisin ortak çalışmasıyla bu çok önemli bir caydırıcılık unsuru olacaktır. Bugünkü ben ne istersem yaparım yaklaşımının da önüne set gerecek çevre baskısı da saldırgana istediği gibi davranabilme özgürlüğünün ortadan kalkması sonucunu getirecektir. 


Uzun dönemde ise toplum eğitimi çok önemlidir. Bu eğitim kısa ve orta dönemde konuyla ilgili çalışan tüm meslek gruplarına verilmelidir. Bu problem ancak multidisipliner çalışmayla aşılabilecek bir problemdir. Bu yüzden ilgili meslek grupları başta sağlık, hukuk, yargı, eğitim, psikoloji, kolluk güçleri olmak üzere tüm gruplara bu konuda bilgilenme ve bilinç oluşturma çalışmaları yapılmalıdır. 


İkinci aşama ise toplum eğitiminin verilmesidir. Bu çok farklı boyutlarda değerlendirilmesi gereken bir konudur. Özellikle toplumu etkileyen kişi ve kurumlar ile ulaşılabilecek kanal ve yöntemlerle bu sağlanmalıdır. Bu konu kamu spotu kavramından çok daha fazlasını ifade etmektedir. Lider konumundaki kişilerden başlayarak şiddeti kullanılan ifadelerden çıkartmak, çözüm için uzlaşmayı ön plana çıkarmak ve bireyin önemi ve değerini anlatabilmek çok özetle yapılması gereken öncelikli eylemlerdir. Burada cinsiyet ayrımcılığının, şiddet toleransının ve diğer başka sosyal değerlerin de eklenmesi gerekir ama yazının hacmini çok aşacağından sadece bunları belirterek yazıya son vermeden önce mağdur olan,şiddeti yaşayan kişinin hemen polis ve yargıya başvurarak hakkını arayabilmesi pratikte zor gözükse de gereklidir ve bunu ilk adımı da adli rapor alarak hasarın resmi olarak tespitinin yapılmasıdır. Bu kişinin hakkını koruyabileceği en önemli belgedir. 

Prof. Dr. Oğuz POLAT


Violence toward women is a serious problem all over  the world including Türkiye. Violence is  an act  covering too many actions   as  slapping  in one point  and  killing  with torture in the other point. 
There are many theories about violence toward women beginning with feministic approach. But I think ecological model  is  really  explaining  violence toward women  in most of the actions. 
Türkiye is crying for  Özgecan-  the young girl who was  a psychology  student  in a university in Tarsus which is South of Türkiye. She was trying to return home and  the  bus  she rode was her last  stop in her life because the driver and his friends all together assaulted  her  and  then killed her. But the worse  action was they burned her body  after raping her. 
This dramatic event  made every person  very sad and vulnerable. This event is also showing that violence  of all kinds is a serious problem than it is expected, in a regular  day it is not safe to go home with a common bus either as Özgecan’s  case.   
When we want to look at  the picture of violence toward women in Türkiye  with numbers and figures  we are seeing that  the figures are insufficient to show the picture. But still these numbers are showing that  violence toward women is increasing. The dramatic  fact is not only  the incidences of  the  cases  but  also  the  brutalism  and the degree of  violence is increasing. This is a fact that we have to think about it. 
214  women  and 10 children are killed after sexual assaults in 2013 . Most of the perpetrators were partners, relatives of the  victims. The killing  methods are very brutal  because torturing, stabbing,  burning are the main methods used to kill which is showing that to give pain and feeling  of rage are the main feelings. 
BİANET  is giving figures as 171 murders of women  in 2012  and 141 women  and 8 children  are raped and sexually assaulted according to the official records.
Ministry of Inferior’s data is  showing 78.488 domestic violence cases between February 2010 August 2011.  11 women are killed by their partners in 2011, 3 were wounded.
Between 2005-2010  over 100.000  women  are victimized of sexual assault actions. 
The number of women  murdered in the first  7 months of 2010 were 226.
We have to remember that these official numbers are just the iceberg’s seen  part. The real numbers are much more that  these. But these  numbers by themselves are enough to show how important and serious problem we have about the violence toward women  and  our feelings are still hurting of Özgecan’s loss and the way  we lost her.

Prof. Dr. Oğuz POLAT


Today Forensic Medicine in Türkiye is a branch of medicine. At  the university  there are  departments of  forensic medicine  in medical  faculties. Also  School of Law has forensic  medicine course in their curricula. Psychology departments are also  taking  lectures on forensic medicine. All medical faculties have departments of forensic medicine. 


Forensic Sciences are also improving day by day. Laboratories and multidisciplinary studies  with genetics, biochemistry and  toxicology  are giving services for forensic  problems. DNA laboratories  and toxicological laboratories  with ballistics and  voice & camera identification laboratories   are giving  forensic sciences services as well  addressed in  universities, police  and  military’s  criminal laboratories. 


At present, there are three organizations in Turkey which are involved  in the forensic medicine & science  field.


(1) The Universities of Medical   Sciences the number of which reached  to 55, (2) The Council of Forensic Medicine, and its branch offices in cities and (3) The criminal laboratories  of police and military services


Recently, forensic medicine is being practiced widely by the   medical doctors, and all the criminal cases are being investigated   in terms of forensic sciences. Medical faculties have forensic medicine   departments. Also, all cities have their own forensic medicine   experts.


Clinical forensic medicine is also performed for all violence  cases of child abuse and domestic violence. Especially multidisciplinary  teams are working with the coordination of forensic experts  at the university hospitals.


Today there are approximately 500 forensic medicine experts. Forty of them are academically involved, and books, and journals  are published. 

Türkiye has a short history of forensic medicine compared to the developed countries. Sultan Mahmud II  established the first medical school of the Ottoman Empire named as Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane to provide health services to the army in 1839. 


It is also accepted as an important milestone of both medical education and forensic medicine in Türkiye. The first lecturer of  forensic medicine at Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane was Dr. Charles Ambroise Bernard (C.A.) and he was also  the first to perform autopsy in  the history of Ottoman Empire. Approximately 40 years after  the first forensic medicine lecture in 1879, the Department of Medical Jurisprudence was established as a  division of Zabıta (Law Enforcement Office) Tababet-i Adliye in Istanbul .


History of human beings is full of examples  that law and justice have consulted to medicine, especially in some  criminal offences to decide accurately. Forensic medicine, being a part of the modern medicine, has been the most addressed department  both in the past and in the present. The history of forensic  medicine in Ottomans began relatively late with the foundation of  the Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, which was the first modern medical  school of Ottomans, by Padishah Mahmud II. This school has been accepted  as an important milestone for the development of forensic  medicine both in Ottomans and in the Republic of Türkiye. 


Dr. Charles Ambroise Bernard (C. A.) was the first lecturer of forensic medicine in  this school, and he was also the first director of Mekteb-i Tıbbiye-i  Şahane. The first efforts to organize a forensic medicine unit in  this medical faculty have also built up the roots of the forensic medicine  in the Republic of Türkiye today. 


During the Ottoman period, attempts for getting consent for autopsy and exhumation in suspicious deaths were rejected by the  Sheikh ul Islam, the religious cheif of the Ottoman Dynasty. 


Therefore, during that period of time doctors had very limited  opportunity for performing autopsies with the permission from  of the padishah. 


The first ‘‘modern” forensic autopsy, which was also a part of an  investigation about on the death of a building constructor whose  head was crushed after a big stick fell on him was performed in 1841 by Dr. Bernard at the Austrian Hospital. performed the autopsy of an Austrian man. 


Forensic medicine lectures were started by Dr. Bernard, who was assisted by Dr. Serviçen Efendi, in 1841. After the death of Dr. Bernard in 1844, Dr. Serviçen Efendi carried out the forensic medicine lectures until 1846. His successor was Dr. Agop Handanian who had passed the examination and had acquired the position of an Associate Professor at Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane in 1866. Then Dr. Agop Handanian gave the first forensic medicine lecture in a nonmilitary medical school named as Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye in 1867. This medical school was the first to conduct the lectures in Turkish language instead of in French in Ottomans. 


Dr. Agop Handanian was the first to translate forensic medicine books from French to Turkish language in Ottoman age. These books were written originally by Brande and Chande in 1877 and 1885 and were named as ‘‘Book of Medical Jurisprudence” (Kitab- ı Tıbb-i Kanuni) and ‘‘Book of Legal Chemistry” (Kitab-ı Kimyay-ı Kanuni), respectively. 


In Turkish jurisprudence history, the term ‘‘medical expert” was initially defined by Ceza Kanunname-i Humayun (Criminal Law) in 1858. According to this law, when asked, the medical experts had to declare their thoughts about the crimes. Additionally under this law not only doctors but also nurses and health-officers had to share their experiences when asked by public prosecutor to give their opinions about the crimes. 


In 1879, Kanun-u Muhakemat-ı Cezaiye (Judgment in Criminal Law) was changed, and in this law it was explained that in some  crimes, which involved killing a man or assaulting or battering,  the prosecutor had to take the opinion of a doctor. This doctor,  called as an ‘‘expert”, could be a surgeon or a practitioner. 


In 1879, (Zabıta Tababet-i Adliye) the Department of Medical Jurisprudence was established as a part of the Law Enforcement Office  in Istanbul. (Forensic jurisprudence spread from Istanbul to other cities where public, private and also military doctors and  health-officers and midwives tried to serve forensic medicine services  But only doctors were responsible for performing the autopsies. Doctors performed autopsy only at the Autopsy Room at Askeri Tıbbiye-i Tesrihhane (Military School of Medicine). 


In 1909, military medical schools were clubbed with other medical schools and their names were changed to ‘‘Haydarpaşa Medical Faculty”  where Dr. Bahaettin Sakir was appointed as a professor  and he wrote the first Turkish copyright forensic book in our country  in 1910. However, this book was published in the form of fascicles. 


In 1908, the first Morgue office and Chemistry office were  established in the organization of Umur-u Tıbbiye-i Mülkiye and  Sıhhiye-i Umuriye (Ministry of Health). So that the core of  forensic medicine organization was built up early. Again autopsies  were performed in the Autopsy Room at the Military School of  Medicine. 


In 1917 the Department of forensic medicine became the Department of Ministry of justice. Turkish Republic In 1920, during the warfare, the Turkish Parliament TBMM decided upon the forensic medicine doctors’ duties and rights. During  the warfare of liberation, forensic medicine provided services at the government house in Ankara. The autopsies were performed at Ankara Gureba Hospital. Also other activities, such as reporting  the degree of mental illnesses and legal capacity of people were  examined again in the same hospital ın 1926, the demand for forensic medicine services increased. For this reason, the term ‘‘forensic medicine” was changed to ‘‘forensic  medicine presidency”. At the same time, Morgue, Observation and  Chemistry offices were opened. New forensic medicine offices were  also established in the five different cities of Türkiye. 


Until 1926, Forensic medicine services were the place for Forensic Medicine. forensic medicine services was shifted to Veliaht Yaveran Dairesi in Dolmabahçe Palace. But one year later, it was  again shifted from this palace to the Barracks of Military Middle  School (Rüştiye-i Askeriye) at Soğuksuceşme due to the law of protection  of national palace. Until 1982, Soğuksuçeşme Rüştiye-i Askeriye  was used efficiently, but later, this building lacked sufficient qualifications for forensic medicine services so it was  shifted to the campus of Cerrahpaşa Faculty of Medicine. 


Under the new law, in 1953 it was noticed that psychiatry institutes  and department of forensic medicine of universities could  provide expert service. Under the same law, eight departments were established. These were Morgue, physic, chemistry, observation, biology, psychiatry, traffic, and graphology. Also the term  forensic medicine was changed to ‘‘Council of Forensic Medicine".


Today Forensic Medicine is a branch and department of medical faculties and also faculties’ law has lectures on forensic medicine. All medical faculties have departments of forensic medicine. Prof. Polat opened the first DNA identification laboratory and modernized morgue for the first time at the Council of Forensic Medicine. 


At present, there are three organizations in Türkiye which are involved in the forensic medicine field (1) the Universities of Medical  Sciences the number of which reached 42, (2) the Council of Forensic Medicine, and its branch offices in cities and (3) the Institute of Forensic Medicine. The Council of Forensic Medicine is an official  body of the Judiciary, which is situated in Istanbul. 


Recently, forensic medicine is being practised widely by the  medical doctors, and all the criminal cases are being investigated  in terms of forensic sciences. Medical faculties have forensic medicine  departments. Also, all cities have their own forensic medicine  experts. 


Clinical forensic medicine is also performed for all violence cases of child abuse and domestic violence. Especially multidisciplinary teams are working with the coordination of forensic experts at the university hospitals. 


Today there are approximately 500 forensic medicine experts. Forty of them are academically involved, and books, and journals are published. 

Adli Bilimler son yıllarda tüm dünyada hızla yayılan ve çok geniş bir spektrumda çalışmalar yapan bir meslek haline gelmiştir. Adli tıp dendiğinde ilk anda kriminal olgular akla gelmesine karşın adli olayların yaşamda her an var olduğunu göz ardı etmemek gerekir.


Sağlık sektöründe çalışıldığında acile gelen hastayla başlayan yasal süreç ve prosedürler, ameliyattaki hastadaki operasyonlara kadar uzanan geniş bir zinciri oluşturmaktadır.


Sağlık meslek Yüksek Okulunu bitirip sektörde çalışan tüm arkadaşların çalışırken büyük bir sorumluluğu bulunduğunu göz ardı etmemek gerekmektedir. Çünkü sağlık sektöründe acilde hastayı ilk gören olmaktan başlayarak, ameliyathanede altyapının sağlanmasına kadar uzanan çok geniş bir iş tanımı onları beklemektedir.


Meslek uygulamalarında yasal prosedürleri bilmek hem karşısındaki hastanın haklarının korunması kadar aynı zamanda çalışanın da kendi haklarını koruması açısından önemlidir.


Adli Tıp bilim dalı olarak tüm bu bilgileri kapsayan bir içeriğe sahiptir. Adli Tıp, insan vücudunu ve insanla ilgili davranışların yarattığı sonuçları hukukun yargı aşamasında doğru ve bilgilenmiş olarak değerlendirebilmesi için bilirkişilik yapan bilimdir.


Adli Tıp diğer tıp bilim dallarından farklı yapı ve içeriğe sahip bir dal olarak dikkati çekmektedir. Çünkü multidisipliner bir yaklaşımın temel olarak bulunması hukuk, kriminoloji, sosyoloji yanı sıra genetik, biyoloji, biyokimya ve patolojiyi kapsayan bir içeriğe sahiptir .


Adli Tıp tedavi edici veya koruyucu tıp dışında bilirkişilik olarak tanımlanabilecek boyutta tıbbın kullanıldığı bir bilim dalıdır. Bu açıdan da hukuka yakındır. Her türlü şiddet olgusunun saptanmasından başlayarak şüpheli ölüm olgularının saptanması, babalık tespitinin yapılması ve kimlik tespitinin yapılmasına kadar çok geniş bir çalışma alanı bulunmaktadır.


Bugün çocuk istismarı , kadına yönelik şiddet, aile içi şiddet olguları ve insan haklarının ihlalleri olgularında temel odak görev Adli tıp bilim dalının kapsamı içindedir. Son yıllarda çok gündeme gelmeye başlayan tıbbi uygulama hatalarının (malpraktis) saptanmasının yanı sıra DNA analizi ile babalık tespiti başta olmak üzere kimlik tespiti de Adli tıbbın temel konuları arasındadır. Ayrıca uyuşturucu ile ilgili yapılan çalışmalar da Adli tıp konuları içindedir.


Yeni gelişmeye başlayan bir dal olması nedeniyle gerek çalışma konularında gerekse akademik alanda büyük olanakların olduğunu belirtmek gerekir. Şu anda özellikle dünyada da sadece morfolojik yaklaşımların değil klinik yaklaşımların da adli tıpta önem kazanmasıyla çalışma alanlarının çok daha geniş perspektife ulaştığı gözlenmektedir.


Adli tıpta diğer önemli özellik multidisipliner çalışma boyutunun bilim dalının doğal özelliği olmasıdır. Bir otopsi çalışmasında patolog ile otopsi sırasında başlayan işbirliği daha sonraki aşamalarda toksikolojik tetkiklerde toksikolog ve biyokimya uzmanları, laboratuvar çalışanları, DNA analizlerinde genetik uzmanları ve olayın hikayesine bağlı olarak bir çok farklı klinik dallarla işbirliğini gerektirecektir. Bir başka örnekte çocuk istismarında pediatrist, acil hekimi, çocuk psikiyatristi, çocuk cerrahı gibi klinik dalları ile işbirliğinin yanı sıra hukuk, sosyal hizmet uzmanı, psikolog ve yardımcı sağlık personeli de çok önemli işlevleri üstlenmektedir.


Acilde çalışan sağlık çalışanları, Adli Tıp kurumunda çalışan otopsi teknisyenleri ve laboratuvar çalışanları ve laboratuvar ile görüntüleme merkezlerinde çalışan tüm sağlık personelinin prosedürleri bilmesi, adli tıbbın çalışma alanına giren konular hakkında bilgi sahibi olması çalışmaların doğru başlamasını ve sürdürülmesini sağlayacaktır.

Bazı olaylar gözümüzün önünde yavaş bir şekilde gelişir ve biz onu ancak uzun süre geçtikten sonra anlayabiliriz. Bu durum bizi de içine alan bir durumsa ve çevremizde de görülme sıklığı az değilse, o zaman bunu algılamamız daha da uzun bir zaman alacaktır.


Bunun en tipik örneklerinden birisi de şişmanlıktır. Ne kendimizin ne de çocuğumuzun şişmanlamaya başladığını başlangıçta algılamamız pek mümkün olmaz. Anladığımızda ise şişmanlık çoktan yerleşmiş ve kilolarla birlikte yaşam başlamıştır.


Fransa'da son 10 yılda, çocuklarda şişmanlık sıklığı 5 kat, ABD'de ise 1976 yılından bu yana 2 kat artmış. Sayısal veriler olmamakla birlikte aynı şekilde Türkiye'de de çocukluk çağındaki şişmanlığın  hızla arttığı görülmektedir. Bu yüzden de eskiden erişkin yaşlarda görülen "tip 2 şeker hastalığı" artık çocukluk veya ergenlik çağında da karşımıza çıkmaya başlayan bir hastalık olarak görülmeye başlandı.


Yapılan çalışmalar Amerika’da son 20 yılda şişmanlık sıklığının yüzde 100 arttığını ve dünya nüfusunun büyük bölümünün yakın gelecekte şişman olma riskini taşıdığını göstermektedir. Dünyada 1 milyardan fazla kişinin şişman veya fazla kilolu olduğu, son 30 yılda fazla kilolu çocuk sayısının 3 kat arttığı rakamlarla ortaya çıkan bir gerçekliktir.


Neden  şişman çocukların oranı artmaktadır?


- Hareketsiz yaşam -Yaşam şeklinin değişmesi ve sürekli SBS, YGS gibi sınavlara hazırlanmak için oyun oynamayan sadece ders çalışan çocuklar prototipinin yaygınlaşması,


- Televizyon ve bilgisayar önünde fazla vakit geçirme ve abur cubur dediğimiz cips ve benzeri aşırı yağlı ve karbonhidratlı besinlerin sürekli yenmesi (Günde iki saatten fazla televizyon seyreden çocukların yüzde 52'sinde aşırı kilo ve yüzde 28'inde şişmanlık saptanmıştır.),


- Fast food denilen başta hamburger ve patates kızartması olmak üzere aşırı yağlı yiyeceklere ve   kola gibi  şekerli içeceklere aşırı düşkünlük,


- Yaşam biçimi dışında anne-babanın şişman olması ve yemek yeme biçimleri de çocukta şişmanlığa yol açmaktadır.


Çocukken şişman olanların büyüdüklerinde de şişman olma riskleri çok fazladır. 3-10 yaş arasında aşırı kilolu olan çocukların yüzde 50'sinde erişkin dönemde aşırı kilolu olma riski olduğu görülmektedir. Büyümeye başlayan çocuklarda, ergenlik çağında aşırı kilolu olanların ise yüzde 70-80'inde ileri yaşta aşırı kilo gelişmektedir.


Bu durum aslında sağlıklı bir nesil yetiştirememek adına ve sağlığı tehdit eden çok önemli bir boyut olma açısından çok önemli bir problemdir. Ama kayıtsızlığımızın yanı sıra fast foodun reklamlarla körüklenmesi gibi faktörler, yaşam biçimlerinin hareketsizliği motive etmesi ve televizyon seyretme hepsi birlikte şişmanlığa doğru bizi sürüklemektedir.


Bunun önlenmesi için yapılabilecek bir çok şey vardır ama bu durumun hem sağlık problemi hem de toplumsal bir sorun olduğunu kabul etmek ilk adım olacaktır.    

Okul güvenliği son yıllarda şiddet, uyuşturucu, trafik ve akranlar arası istismar olgularının artışına bağlı olarak çok gündeme gelen ve tartışılan bir konumdadır. Okul, çocuklarımızın eğitimleri için en çok vakit geçirdikleri yerdir. Bu açıdan da buranın her açıdan güvenli olabilmesi çocuklarımız için vazgeçilemez bir boyuttur. Ancak, bir okulun bu niteliklere ne düzeyde sahip olduğunun belirlenmesi önemlidir. 


Gelişmiş ülkelerde yaygın ve oturmuş bir sistem olarak var olan okul güvenliğinin ölçümlerinin bizim ülkemizde de kısa sürede yaygınlaşması gereklidir. Okulların güvenliğini ölçmeye yönelik gelişmiş ülkelerde profesyonel kurumlar oluşturulmuştur. 2004’den beri var olan NSSC (Ulusal Okul Güvenliği Merkezi) gibi sistemler, objektif ve ölçülebilir yöntemlerle okulun her açıdan güvenliğini ölçmekte ve saptamaktadırlar. 


Okul yönetimleri dilerse bu tür kurumlara başvurarak okulun ne düzeyde güvenilir olduğu konusunda değerlendirme çalışması yaptırabilir. Değerlendirme sonucuna göre okulun güvenliği konusunda eksiklikleri giderme ya da güvenliği devam ettirme konusunda önlem ve politikalar geliştirebilir. Ülkemizde de benzer kurumların olması objektif ve ölçülebilir güvenlik kavramı geliştirmek için önemlidir.


Herhangi bir okulun güvenliğinin ne düzeyde sağlandığının belirlenmesi, bu amaçla yapılması gereken ölçmelerle ilgili olarak literatürde beş farklı standarttan bahsedilmektedir. Okul güvenliğini ölçme standartları şöyle sıralanabilir:


1. Öğrencilerin okul güvenliği ile ilgili karşılaşmış oldukları olaylara ilişkin olarak verdiği bilgiler

“Okulda son bir ay içinde silah taşıyan öğrenci biliyor musun” sorusuna verilecek cevap gibi. Bu tür okul güvenliğine ilişkin bilgileri edinmeye yönelik soruların cevapları, çoğunlukla evet hayır  şeklindedir.


2. Öğrencilerin ve öğretmenlerin okul güvenliğiyle ilgili görüş ve düşünceleri

“Okulu ne derece güvenli buluyorsun” sorusuna verilecek cevap gibi. Öğrenci görüş ve düşüncelerine ilişkin bulgular genellikle Likert tipi anketlerle elde edilir.


3.  Okul güvenliği ile ilgili istatistikler

“Bir yılda rapor edilmiş olay sayısı” gibi veriler. Okulda okul güvenliğine ilişkin okul yönetimi ve diğerleri (polis) tarafından tutulan raporlar bu gruba girmektedir.


4.  Okul disiplin verileri

“Okuldan uzaklaştırma, kayıt silme cezası gibi bilgiler. Öğrencilerin okul içinde ve dışında karışmış oldukları disiplin olaylarına ilişkin veriler okul güvenliğini ölçmeye ilişkin önemli bir göstergedir.


5.  Öğrencilerin kendilerini tehdit edici olaylara ilişkin şikayetleri ve beyanları

Okul güvenliğini ölçmede kullanılabilecek standartlardan biridir.


Görüldüğü gibi okulda yaşayan ve bizzat olayın objesi konumundaki çocuklardan alınan bilgilerle hazırlanan datanın değerlendirilmesi de sağlıklı olacaktır. Çünkü o zaman tarafsız bir şekilde her yerde  de kullanabileceğiniz bir yöntemle güvelik kavramının ölçümü yapılabilecektir.   

Türkiye son günlerde sürekli her taraftan gelen akıl almaz cinsel istismar olgularıyla sarsılıyor. Siirt’te ki 2 olayı Şanlıurfa’da, Manisa‘daki ve diğer olaylar izliyor. Buradaki yaşanan olaylardan çok daha fazlası yaşandı ve yaşanıyor. Ancak yaşanan olaylardaki garabet ağızları açık bırakacak nitelikte. Birinde 3 yaşındaki çocuğua tecavüz eden 15-16 yaşlarındaki çocuklar gibi olaylar var. Bunları sıralamak mümkün ancak benim tartışmak istediğim konu başka.


Bu konu kamuoyunun gündemine oturmasıyla medyada konu uzmanlarından görüş alarak yayın yapıyorlar. Ancak benim izlediklerimde çoğu çok genel ve yüzeyel ifadelerle olayları geçiştiriyor. Çünkü her konuda fikir sahibi olmak prensibinden hareketle bilinen isimlerle olay irdeleniyor. Ancak bu konuda bilgi sahibi olan çok az uzmandan da doyurucu cevaplar alınamamasının ana nedeni gerçekten de  bu olayların akıl dışı boyutlara ulaşmış olması.


Siirt örneğinden yola çıkacak olursak birinde tüm şehir olayı bilirken kimse dur demiyor ve olay ortaya çıkıncaki tepkileri de şehrimizin ismi kirleniyor şeklinde. Diğerinde ise olayı yapan kişilerin yaşı ve kurbanların yaşı.


Toplum olarak uç noktalarda gezebilen bir yapıda olduğumuzu bir çok olay göstermiş olmasına karşın  yine de bunları açıklayabilmenin bu işe 25 yılını vermiş birisi olarak ben de zorluk çekiyorum. Çok genel olarak cinnet geçiriyoruz demek mümkün.


Ancak bu olaylara hemen dur diyebilmek için acil önlemlere ihtiyaç olduğu gözüküyor. Özellikle kanunların caydırıcılığının yeterli olamadığını gözlemlediğimiz bugünde bu yöndeki değişikliklerin çok önemli olduğunu düşünüyorum.   


İki milletvekilinin kişisel duyarlılıkları ile başladıkları ve çok yoğun uğraşlar verdiği çalışmanın genel hatlarına baktığımızda şunları görüyoruz; Milletvekili Aşkın Asan ve İstanbul Milletvekili Alev Dedegil cinsel istismar ve diğer çocuk sorunlarıyla ilgili aylardır süren çalışmalarında özellikle verilen cezaların yetersizliği ve toplumsal eğitimini önemi vurgulanmaktadır.


Kimyasal kastrasyon ismi verilen ilaçla testesteron düzeyinin depo ilaçlarla düşürülerek cinsel isteğin azaltılması teklifi medyada çok yer buldu. Pedofili suçlularına gelişmiş ülkelerde uygulanan bu cezanın  son dönemde çok artan bu tip suçlardan sonra uygulanması gerekliliği raporda özellikle vurgulanmaktadır.


Raporda, “1 haftada onlarca çocuk tacizi vakasının yaşandığı, 12 yaşındaki bir çocuğa 60 kişi tarafından tecavüz edildiği, 13 yaşındaki kızların yüzlerce kişiye pazarlandığı, daha kundaktaki bebeğe bile cinsel tacizde bulunulduğu ülkemizde bu yasanın uygulanması gerekir” denildi. Raporda ayrıca çocuğa yönelik cinsel istismar suçu nedeniyle 5 yıldan fazla hapis cezasına hükmedilen kişinin kariyerinin sıfırlanması da önerildi: “İlköğretim diploması hariç olmak üzere, diploma, akademik, mesleki ünvan, ruhsat ve sürücü belgesi iptal edilsin, suç tarihindeki mal varlığının yüzde 20’sine el konulsun.”


Dünya uygulamalarına baktığımızda Amerika Birleşik Devletleri’nde bu tip suçlarda cezaların 10 yıldan başlayıp, müebbet hapse kadar gittiği, İngiltere’de ömür boyu hapis istemiyle dava açıldığı, Fransa’da ise bu sürenin 20 yıldan az olmadığı görülmektedir.


Halbuki Ceza Kanununun belki de teknik açıdan en kötü yazılmış olan maddesi cinsel suçlara verilen cezalarda gözlenmektedir. Türk Ceza Kanununa göre mağdurun “beden ve ruh sağlığının” bozulup bozulmadığı kriterine göre değerlendirme yapılmakta ve bozulma halinde 15 yıl, bozulmama halinde 5 yıl ceza verilmektedir. Hatta pratikte bu ceza 2 yıla kadar düşmektedir.


Gelişmiş tüm ülkelerce ayrı ceza maddesi olarak düzenlenen ensestin TCK’da bağımsız bir suç olarak yer almaması da bir başka boyut olarak dikkati çekmektedir. TCK’nın 104. maddesinde, 15 yaşını bitirmiş çocukla cinsel ilişkide bulunan kişiye, şikayet üzerine 6 aydan 2 yıla kadar hapis öngörüldüğü belirtilen raporda, çocuğun rızasının sorgulanması da bir başka teknik problem olarak karşımıza çıkmaktadır.


Şu andaki uygulamada 18 yaşından küçük biriyle ondan en az 5 yaş büyük birisinin cinsellik yaşamasını cinsel saldırı sayan TCK’nin 104. maddesinin 2. fıkrasının Şubat 2009’da Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesinden sonra pratikte gelişen durumun yürürlükte olan TCK 104. madde 16-18 yaş arası bir çocuğun ensest ilişkisini şikayet olmadığı durumlarda yasal hale geldiği görülmektedir.


Rakamlara baktığımızda da acil önlemler alınmasının bir mecburiyet olduğu gözükmektedir. Adalet Bakanlığı istatistiklerine göre 2008 yılında Türkiye’de 14 bin 337 cinsel suç işlenmiş ve 20 bin 282 kişi bu saldırılardan mağdur olmuştur.

Rapora göre alınması gereken temel 4 önlem şudur: 


1 Anaokulundan başlayarak cinsel saldırı eğitimi,


2 Cezaların caydırıcı hale getirilmesi,


3 Bu konudaki mağdurlara, Çocuk Koruma Merkezlerinin kurulması,


4 Etkin mücadele için Çocuk Koruma Fonu oluşturulması.


Umarım bu sefer iktidar partisinin milletvekilleri tarafından raporun hazırlanmış olması ve önerilerinin  uygulama için bir avantaj oluşturur. Yoksa diğer raporlar gibi rafa konursa, bu olayları daha da artarak yaşamaya devam ederiz.   

Bu hafta eğitim yılı başlıyor. Biz de her yıl olduğu gibi okulların kapanmasıyla kendimize verdiğimiz tatili okulların açılmasıyla sonlandırdık ve yine her hafta burada olacağız.


Eğitim yılı bu yıl da her yıl olduğu gibi problemli olarak açılıyor. Kötü olan, her yıl bu problemlerin artması. Ama özellikle bu yıl diğerlerine göre daha da kötü bir yıl açılışı yaşayacağız gibi gözüküyor. Çünkü bu yıl KPSS deki sınav sorularının çalınması yüzünden atamaların durması, sonuçta 30.000 öğretmenin atamasını da durdurdu. Bu da öğretmensiz sınıflar ve çocukların boş geçen dersleri demek. Her yıl boş geçen dersleri, öğretmensiz sınıfları duyuyorduk ama bu yıl geçen yıllara göre çok daha fazla bu problem eğitimde hissedilecek.


Doğu bölgesindeki ana dilde eğitim yapılmıyor denilerek yapılacak olan 5 günlük boykot aslında bugüne kadar görmediğimiz bir uygulama. Küçük çocukları siyasete alet etmek benim çocuk hakları açısından en çok kınadığım boyut ama bu eylemi de sadece bu boyutuyla değerlendirmenin de yanlış olacağını düşünüyorum. Bu konu çok tartışılacak ama olan da eğitimleri aksayan çocuklara olacak.


Ekonominin dibe vurduğu, parlak konuşmaların altından görünenin vatandaşın her geçen gün fakirleştiği bir dönemdeyiz. Paralı eğitimin desteklendiği günümüzde sınav sistemi de dershaneleri olmazsa olmaz kurumlar haline dönüştürdü. Ayrıca yok denilen velilerden bağış alınmasına devam ediliyor olması bir çok anne-babayı kara kara düşündürüyor.


En son olarak da artık komediye dönen sınav sisteminden bahsetmek gerekiyor. Her yıl yap boza dönen sistemle ilgili son karar artık sadece son yıl sınavın yapılması. Ama kimse bu geçmiş yıllarda   makinaya döndürülen çocukların emekleri ne olacak diye sormuyor.


Eskiden okul dediğimizde çocuğumuza eğitimin verildiği ve öğrenim gördükleri yer diye tanımlıyorduk. Ama bugün okullar dersaneden farkı olmayan yerlere döndü. Spor veya kabiliyetini gösterebileceği diğer müzik, tiyatro gibi etkinlikler çocuğun vaktini alan eylemler grubuna döndü. Okulun çocuğun kişiliğini oluşturma fonksiyonu ortadan kalktı. Arkadaşlıkların ilk kurulduğu yer olarak bildiğimiz okullar bugün sadece testlerde kaç yanlış yapıldığından başka kimsenin birbiriyle konuşmadığı bir ortama dönüşmüş vaziyette.


Bir çok okulda özellikle özel okullarda çocukların başarısına göre sınıflara ayrılmasına veliler ses çıkarmazken bu yaşta başarılarına göre ayrımcılığa maruz kalan çocukların bu travmayla nasıl baş etmesi gerektiğini kimse  düşünmüyor.


Rehberlik öğretmenleri var ama sadece testlerden düşük not alan çocukların başarısını nasıl  yükselteceğine odaklı çalışıyorlar. Diğer konulara  pek sıra gelmiyor gibi.


Akranlar arası şiddet, öğretmen-öğrenci şiddeti, istismar her zaman olduğu gibi yine var.


Evet çocuk hakları sözleşmesini 1989 da imzaladık ama bence Milli Eğitim Bakanlığı’nın bundan haberi yok. Varsa da bu sözleşmenin ne olduğunu bilmiyor diye düşünüyorum.


Çünkü çocukların birey olarak yetişmelerini katılımlarını, korunmalarını, gelişmelerini ve yaşatılmalarını temel alan bir yaklaşım yerine herkesin yarıştığı anlamsız bir sistemi sürdürüyorlar. Olan, harcanan bu kuşaklara oluyor.


Çocuklar umuttur ve biz her şeye rağmen onlara güveniyoruz.


Yeni eğitim yılında herkese başarılar.


Önce çocuk...

2009 da yayınlanan Dünya Bankasının Yargılamada bilirkişilik müessesesi hakkında mukayeseli çalışma başlıklı bilirkişiliğin sorunlarının 4 ülke ile yapılan karşılaştırmalı çalışmanın inceleme raporundaki tanıma göre bilirkişi görüşü mesleki, bilimsel ya da teknik bir konuyla ilgili olarak yasal kovuşturmada kanıt olarak sunulacak (yazılı veya sözlü) her hangi ifade olarak tanımlanmaktadır.


Adli Tıp/bilimler bilirkişiliğini ise insanla ilgili olarak konusunda eğitimli ve bilgili olan kişi/kişilere yargının sormuş olduğu sorulara cevap vermek olarak çok daha pratik bir tanım da yapmak mümkündür.


Bilirkişilik alanlarına baktığımızda konuların çok yaygın bir skalada yer aldığını görmekteyiz. Bugün adli tekstilden adli genetiğe, adli muhasebecilikten adli digital incelemelere kadar çok yaygın bir çalışma alanı olduğu görülmektedir. Bunlara ölüm, olay yeri, kriminalistik, hekim hataları gibi artık klasikleşmiş konuları da saymakta yarar var.


Bilirkişilik çalışmalarında temelde laboratuarda ölçülen değerlerin ve/veya geçmişte yapılmış uygulamaların raporlarının incelenerek analizi ve değerlendirilmesi yapılmaktadır. Burada çok önemli bir boyutun gözden kaçtığını da hemen belirteyim O da adli bilirkişiliğin yoruma dayalı bir sistem olduğu için güvenirliliğinin tartışmalı olduğu görüşüdür. Bu kesinlikle yanılgıdır çünkü yapılan tüm yorumların mutlaka olaydaki ,dosyadaki geçmişte yapılmış çalışmaların değerlendirilmesi, laboratuar sonuçları ve standart uygulamalar kapsamında bakılarak değerlendirildiği ve sonuç yorumunun da bilimsel referanslar verilerek yapıldığının altını çizmek gerekiyor.


Başka bir deyişle adli raporda yazılan sonuç mutlaka objektif, ölçülebilir ve bilimsel değerlere standartlara dayanmaktadır, dayanmalıdır da.


Adli Bilirkişi, raporuyla adli kılavuzluk yapmakta, davanın doğru ve çabuk sonuçlanmasını sağlamaktadır. Zaten ana işlevi de yargıya yardımcı olmaktır.


Son dönemdeki çapraz sorgulamayla başlayan değişim sürecinde artık taraf bilirkişiliğinin uygulanmaya başlaması, Yargıtayın anlamsız sadece Adli tıp kurumu raporunu geçerli sayma ısrarından vazgeçmesi gibi adımlar gelişmiş ülkelere benzer şekilde adli bilirkişiliğinin yapılabilme ortamını yaratmış ve uygulamalar da başlamıştır.


Bugün sayısı hızla artan konularında yetkin akademik çalışmalar yapan adli tıp öğretim üyelerinin raporlarıyla çok sayıda olgu çözümlenebilmektedir.


Adli Tıp çalışmalarına baktığımızda ilginç bir süreçle karşılaşıyoruz. Uzun yıllar sadece işin doğasına aykırı olarak sadece adli tıp kurumundan rapor kabul edilir yaklaşımıyla adli bilirkişilik istikrarsız bir süreç yaşadı.


Yargıtayın uzun yıllar inatla sadece adli tıp kurumu raporları geçerlidir görüşü avukatlarında başka yerlerden örneğin üniversite öğretim üyelerinden rapor almalarına bir oto-sansür getirdi.


Davayla ilgili çok kapsamlı ve bilimsel olarak hazırlanmış bir raporun adli tıp kurumundan alınmadıysa mahkeme tarafından göz önüne alınmaz görüşünün yerleşmiş olması avukatların davalarını çok daha iyi savunabilmelerini sağlayacak görüşü sağlayacak adli bilirkişilik hizmetini üniversite ve öğretim üyelerinden almalarını engelledi. Daha doğrusu avukatlar bu olanağı hiç kullanmadılar.


Halbuki erken dönemde dava konusuyla ilgili uzmandan alınacak görüşün hem savunmayı çok güçlendireceğini hem de mahkeme aşamasında bazı delillerin çok daha doğru yorumlanacağını ancak son dönemde görmeye başladılar.


Yargının tüm katmanlarında adli tıp bilirkişiliğinin çok önemi olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Özellikle bilimsel yaklaşımların adaletin terazisini her zaman doğru noktaya getirdiği tüm dünyadaki uygulamalarda görülmektedir.


Parmak izi tespitiyle başlayan çalışmalar bugün DNA analiz ve digital incelemelerle bilimin ne kadar belirleyici olabildiğini göstermektedir.


Özetle adli tıp raporları her zaman hukukta vazgeçilmez bir fonksiyona sahiptir. Bilimsel yaklaşımlar her zaman bizi doğruya götürür.

Dünya Çocuk Gününde çocuk haklarını 18 yıl önce imzalamış bir ülke olarak hiç de iyi bir noktada olmadığımızı söylemek mümkün. Özellikle son dönemde farkına varmaya başladığımız çocuk kaçırma, çocuk fuhuşu ve çocuk pornosundaki artışgelecek 3 yılda çok daha kötü günlerin bizi beklediğini göstermektedir.


Cinsel istismarın fiziksel istismara göre genellikle saklı kalması da toplumda cinsel istismarın daha az görüldüğü gibi bir yanılsamaya yol açmaktadır. Ama istismar kurbanı olan çocukların yardımına koşabilecek kuruluşların çok az olması ve bunların da yeterince çalışmaması da  problemi arttırmaktadır.


Dünyada bu konuda çok yararlı bir sistem olarak çalışan, istismar olgularının gün yüzüne çıkartılmasında önemli rol oynayan Alo-imdat hatlarına ülkemizde yeterli telefonun gelmediği görülmektedir. Yaklaşık bir yıldır (0216) 450 54 54 numaralı çağrı merkezi aracılığıyla cinsel istismar kurbanlarına hizmet vermeye çalışan Sokak Çocukları Rehabilitasyon Derneğine beklenenin sadece % 25 i kadar telefon gelmiş olması önemlidir. Bunlardan % 8 inin  aile içi cinsel istismar olgusu olması altı çizilmesi gereken bir durumdur. Ensest olgularındaki en önemli nokta çocukların aile içinde başta, baba, ağabey veya aile bireylerinden birisi tarafından istismara maruz kalmasıdır. Bu durumda Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumunun özel bir çalışması ve uzman kurumu olmadığından istismar mağduru çocuklar herhangi bir yurda yerleştirilmektedirler. Bu durum, 2006 da Avrupa Birliği kapısındaki Türkiye’nin ayıbıdır.


Ayrıca çocuk pornosu, çocuk fahişeliği ve uyuşturucu üçgenindeki faaliyetin ülkemizde çok artması bir an önce harekete geçmeyi gerektirmektedir. Tayland, Malezya gibi çocuk fahişeliği için seks turizminin yapıldığı bir ülke olma olasılığı her geçen gün artmaktadır. Kuşadası, İstanbul ve Marmaris’te  buna benzer olguların saptanmış olması alarm vermelidir. Polisin bir an önce bu konuda uzman bir ekibi yerleştirmesi ve uluslararası işbirliği ile çocuk seks turizmi konusuna el atması gerekmektedir. Yarın çok geç kalabiliriz.


Çocukların istismarına toplumsal duyarlılığın da çok düşük olduğu, Alo-imdat telefonlarına olayı görenlerin bildirmemelerinden ve “bana ne” demelerinden anlaşılmaktadır. Bunun bir adım sonrası sivil toplum çatısı altında bir şeyler yapmaktır ama biz ilk aşamada vurdum duymazlıkla bildirmeyi bile gerekli duymuyoruz. Toplumsal açıdan bu duyarsızlık ve bananecilik de kanayan bir yara niteliğindedir. Her şeyi resmi kurumlardan bekleyemeyiz.


Türkiye çocuk ombudsmanını (kamu denetçisi) bir an evvel seçmeli ve çocuk haklarını gündeme taşımalıdır.Yarın çocuklar için çok geç olacaktır.

Çocukla ilgili yazılanlara baktığımızda çok dinamik ve değişken bir ortamla karşılaşmaktayız. Bu  tablonun içinde olumsuz olanların olumlu olanlara göre daha az olmasının moralleri bozmaması gerektiğini baştan belirterek neler yaşandığına bir göz atalım.


Çocuğa yönelik şiddet olgularının artık her gün gazete başlıklarında kendine yer buluyor olması mutlaka sizlerin de gözüne çarpıyordur. Bu durumun şiddetin artması ve yaygınlaşmasının bir işareti olduğuna sizler gibi bizler de katılıyoruz. Ancak küçük de olsa bu istismar olaylarının var olduğuna ait farkındalığın artmış olmasını göz ardı etmemek gerektiğini de belirtmek gerekiyor. Eskiden istismarın  farkında olmadığı için, bilmediği için atlayan, gördüğü olaylara bu gözle bakamadığı için istismar olduğunu teşhis edemeyen meslek gruplarının artık gördükleri zaman olayı teşhis edebilmelerinin de   olayların ortaya çıkmasında önemli rol oynadığını belirtmek gerekiyor.


Bunu yazarken yaklaşık bir yıldan beri sürmekte olan ve Sokak Çocukları Rehabilitasyon Derneği’nin Sağlık Bakanlığı Türkiye Üreme Sağlığı Programı kapsamında Avrupa Birliği fonlarından yararlanarak sürdürmekte olduğu proje çerçevesinde yapılandırılan Çocuk Destek Hattı’na (ihbar ve bilgi hattı) gelen telefonlarla ilgili iki gözlemimi aktarmak istiyorum.

Tüm duyurulara rağmen vatandaşımız gördüğü olayları bildirme konusunda duyarsız ve “bana ne, beni ilgilendirmez” tavrına sahip. İlk önce bunun altını çizmem gerekiyor. İkinci ise bu hattın temel amacı  buraya gelen ihbarları yetkili makamlara yani Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumuna veya Çocuk Polisine bildirmek, yani Kurumların ulaşabileceği olgu sayısının artmasını sağlamak. Bu aksiyonda işbirliği temel hedeftir ancak, dernek olarak yapılan başvurulara kayıtsız kalınmasından öte “bize iş çıkartmayın” yaklaşımının yaşanıyor olmasıdır. Bu konuda yapılması gerekenlerin başında konuyla profesyonel olarak ilgilenen kişilere yaptıkları işin önemini ve değerini anlatmak gelir. Bununla ilgili çağrı kayıtlarını saklıyorum ve proje sonunda da kamuoyuyla paylaşmayı planlıyorum.

Bu kadar olumsuz tablonun yanına başka olumsuzluklar da eklemek mümkün. İşin bilenler tarafından değil, başka kriterler gözetilerek yapıldığı bugünün Türkiye’sinde özellikle uzmanlık gerektiren çocuk koruması gibi konularda başıboşluk ve ilgisizlik çok ön plana çıkan faktörlerdir. Ancak  biraz da olumlu boyutlara bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Özürlüler özellikle çocuklar boyutunda bugüne kadar çok gözardı edilmiş bir konudur. Birleşmiş Milletler uzun zamandan beri sürdürdüğü çalışmalar sonucunda bugünlerde özürlü hakları sözleşmesini yayınlamak üzeredir. Yirmiki ülkenin imza koymasıyla dünya gündemine taşınacak olan özürlüler konusunun herkes tarafından gereken ilgiyi göreceği umudunda olduğumu hemen belirteyim.

Çocuk konusunda ülke gündeminde önemli yer alacak olan bir başka konunun ise ülke raporu olduğunu belirteyim. Beş yılda bir Çocuk Hakları Sözleşmesine imza koymuş ülkelerin Birleşmiş Milletlere rapor vermesi şeklinde gerçekleşen prosedürün ülkemizde de gecikmeli olarak şimdi yapılma zamanının geldiği görülmekte. Konuyla ilgili çalışan sivil toplum kuruluşlarının biraraya gelerek ülke raporuna alternatif rapor hazırlaması çalışmaları da başlamak üzere. Ülke gündemini uluslararası arenaya taşımak için ve durumu değerlendirmek için iyi bir fırsat olduğunu düşündüğüm bu konunun gerektiği gibi gerçekleşmesi için elbirliğiyle çalışılacağını belirtelim.

“Çocuk beklemez” gerçekten önemli bir  saptamadır. Ülke gündeminde kendine gerekli yeri bulamayan ve bu konudaki çalışmaların dağınık olması ve gerektiği gibi yapılamadığı ortamlarda öncü çalışmaların arkadan gelenlere ışık olması büyük önem taşımaktadır.

Çocuk konusunda yapılan çalışmalarda çocuk objesinin siyasi ve dünya görüşlerinin önünde objektif olarak değerlendirilmesinin bugün gözardı edildiği, çocuk adına konuşan bir çok kurum ve kişilerin tavrında gözükmektedir. Çocuklarla ilgili olumsuz durumlarda belli olaylarda büyük tepkiler verip diğer zamanlarda susanların da çocuk konusuna verdikleri zarar zaman içerisinde ortaya çıkacaktır. Bugün çocuk hakları ve korunması konusundaki bilgi, hizmet sınırlıdır. Bu açıdan çalışmalarda bilgi üretimi ve paylaşımının yapılması da önemlidir. Bu konuda da önemli eksiklikler göze çarpmaktadır. Kişisel kaygılardan arınmış, çocuğun tarafsız konumunun farkında olunduğu çalışmalar ile yaklaşımlar bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz konulardır.

Şiddet olgularıyla, eğitimdeki problemleriyle, sağlık ve gelişimdeki sıkıntılarıyla çocuk, bugün her zamankinden daha fazla sivil yaklaşıma ve uzman bakışına ihtiyaç duymaktadır. Bunu, peşine ikincil kazançlar eklemeden sadece çocuk için yapabilmek ise gerekliliktir.

Tıbbın en önemli prensibini çocuk için çalışanlara da hatırlatmakta yarar olduğunu düşünüyorum.

Önce zarar verme.

Gönderen Tan Gezer

Eğitim yılı başladı ya, çocuklarımızın dillendirilmeyen sıkıntıları da beraber başladı. Aslında ilginç bir toplumuz. Herkes kendini başarı adını verdiği skorlara endekslemiş durumda. Ne demek istiyorum; Kimse öncesi ve sonrasını düşünmeden o anda elde ettiği kazanma duygusunu tatmin eden skoru  elde etmeye çalışıyor. Bu durum, büyükler dediğimiz 18 yaşın üstündekiler için özelikle Özal sonrası dönemde yaşam düsturu haline gelmişti de asıl son on yılda çocuklar için çok daha kötüsü ortaya çıktı.


SBS aslında üç harften oluşuyor ama çocukların üç yılını da siliyor. Siliyor da ne oluyor? Bu sınav cenderesini, hedefe tam puan almak için çalışmak şekline koyan çocuklar, pardon anne-babaları,  sınavın  istenilen şekilde geçmesi sonrasında bile yaşananın bir okula  girilmesi olduğunu görüyorlar.


Zaten biliyorlardı diyorsunuz ama bu üç yıl boyunca hedef olarak konulan okula girmenin hiçbir şeyi çözmediğini çünkü asıl problemin sistemin kendisinde olduğunun bilincine ulaşamadan çocuklar çocukluklarını bitiriyorlar.


Benim bu konuda çok basit bir sorum var. Şu SBS sınavı için öğrenci yetiştirmeyi okulun kalitesine ölçü olarak veren ve iyi okul tanımlamasını (?) alan okullardaki rehber öğretmenlere şunları soralım;


Haftalık ya da günlük kaç öğrenciniz size gelerek strese bağlı şikayetlerini anlatıyor?


Kaç öğrencinizde aşırı yükün getirdiği problemlerin dışa yansımasını görüyorsunuz?


Öğrencilerin kaçı teneffüslerde oyun oynuyor kaçı sınıfta kalıp ders çalışıyor?


Sınavlarda tam not alamayan, yanlış sayısı iki veya üç gibi aslında başarılı olmasına rağmen kaç öğrenci kendine kızıyor, ağlıyor veya daha kötüsü sinir krizleri geçiriyor?


Ders dışı spor, tiyatro, müzik gibi konularda periyodik olarak katılan ve bir şeyler yapmaya çalışan kaç öğrenciniz var?


Hafta sonu dershaneye gitmeyen kaç öğrenciniz var?


Bu sorular daha da uzatılabilir. Ama görünen o ki çocuklar bu anlamsız yarışta eziliyor. Burada Milli Eğitim Bakanlığı’nın yap-boza çevirdiği anlamsız müdahalelerle işin daha da içinden çıkılmaz hale getirdiği sınavların kendisinden hiç bahsetmiyorum.


Benim tartıştığım, dershane haline dönen okullarda mutsuz olan ve bunun travmasını bu yaşta yaşayan, izleri ruhlarında kalan çocuklar. Çocukların sokulduğu bu amansız yarışın bitişinde kazanılan şeyin ne olduğunu kimse anlatamıyor.


Evet, birkaç okulda kaliteli öğrenim görme şansı var. Ama bu birkaç okul dışında eskiden kaliteli eğitimi yansıtan Anadolu Liseleri vardı. Şimdi bir kararla bütün liselerin adı Anadolu Lisesi oldu ama   içerikte değişen bir şey olmadı. Kalitesizlik devam ediyor.


Çocuklar eziliyor. Sadece başarıyı skor yapmak zannediyorlar. İnsan ilişkilerini daha öğrenmeden  kaybettiler. Sorun, arkadaşlıktan anlaşılanın “beraber ders çalışılan kişiler” olması. Çelişki şu ki arkadaşlar aynı zamanda çocukların en büyük rakipleri.


Yaşamlarının başlangıcını böyle yaşayan bu çocukların travmalarından kim sorumlu?


Sadece suçu Milli Eğitim Bakanlığı’na atmak kolaycılık olur. Çocuklarını yarış atı gibi görüp çalıştırmaya zorlayan, onlara çocukluklarını yaşatmayan anne-babalar daha da suçlu. Ama suçlu aramanın bir yararı yok. Bu vizyonsuzluk, bu tepkisizlik ve skordan başka değeri olmayan bir kuşağın yansıması olan bu çocukların geleceği de böyle sığ ve renksiz olacak.


Gözümüzün önünde çocuklukları yok olan bir kuşağı izleyen birisi olarak elimden üzülmekten başka şey gelmiyor.


En kötüsü de bu.

Amerika Birleşik Devletleri'nde Black Friday, Şükran Günü'nden sonra gelen ilk cuma gününe denir. Mağazalar çok erken saatte açılır, geç kapanır ve beklenmedik derecede indirimli satışlar yaparlar. Black Friday resmi bir tatil sayılmaz. Kanada ve Ingıltere'de de Black Friday günü vardır. Amazon gibi internet üzerinde iş yapan çeşitli şirketler de indirimli satışlar yaparlar. Son yedi yıl içinde, bu günde indirim yapan şirketlerin karları sürekli artmış görünmektedir.

Bu alışveriş gününe tarihte ilk defa 1961 yılında gazetelerde Black Friday olarak bahsedilmiştir. O günde, Philadelphia'da alışverişten dolayı oluşan yoğun trafik ve zorluklar nedeniyle bu isim verilmiştir. (Kaynak: Wikipedia)

Görülen o ki Black Friday'e Türkiye'de katılmış bulunmaktadır. Özellikle internet üzerinden satış yapan birçok büyük firma "Black Friday İndirimi" adı altında kampanyalar düzenlemekte ve satışlarını artırmaya çalışmaktadırlar. Şu günlerde bu kampanyalarla ilgili onlarca elektronik posta almaktayız.

Black Friday İngilizce bir tümcedir ve Türkiye'de kaç kişi bu tümcenin ne demek olduğunu ve terimsel olarak ta ne anlama geldiğini bilecektir. Böyle yabancı kökenli kelimelerin veya tümcelerin kullanımı basit bir özentiden ibaret midir, yoksa fikirsizliğin kopyala yapıştır bir sunumu mudur? Yoksa daha da kötüsü son günlerde kanıksamaya başladığımız düşünce tarzında olduğu gibi toplumumuzun sistematik bir şekilde yozlaştırılmaya çalışılması çabasımıdır.


Konunun bir başka açıdan değerlendirmesi ise şöyledir. Bunlar modern kölelik bağlamında ticari olarak kullanıldığımızın net bir resmimi dir?


Son günlerde bu ve benzeri ticari uygulamalara sıkça rastlamaya başladık. Amerika Birleşik Devletlerinde uzun yıllar önce uygulanmış, modası geçmiş bir çok pazarlama tekniği Türkiye'de uygulanmaya başladı. Telefon pazarlaması ve kısa mesaj uygulamaları buna en çarpıcı örnekler. Pazarlama adına kişisel haklarımız hiçe sayılıyor, saygısızlık yapılıyor. Bizimle bir takım psikolojik teknik ve ince oyunlarla dalga geçiliyor, sömürülüyoruz.


Bu tarz bir değerlendirme yapmak uzmanlık alanımıza girmese de yapılanlar ve maruz kaldığımız olaylar sınırını aşmış durumdadır ve artık hiçbir şey yapmadan duramayız.


Amaç ne olursa olsun sonuç bellidir. Kullanılıyoruz, tüketmiyoruz tüketiliyoruz..

Site Editor Nov 28 '14 · Tags: black friday